"İnşallah"derseYakaran..."İnşa" eder YARADAN

"İnşallah"derseYakaran..."İnşa" eder YARADAN

"İncinme, incitme irfanda noksan olur incinen incitenden"

Değil miki, bir aşk yarası taşımayan yürek, ya deliye aittir, ya ölüye...

Nefsi tahrik edecek iltifatlar, kalbin felâketine atılan imzâlardır...


Yorum (yok) Yorum yaz!

İnşirah Düşüyor Dilime…

İnşirah Düşüyor Dilime…

kirmizi elma

Yok karşımda güzeller güzeli Yusuf (a.s) ki keseyim ellerimi…

Efendim, çocukluğunuzda size anlatılan masallara gözyaşı döker miydiniz bilmiyorum. Ben saklı saklı ağlardım. Ağlarken uyuya kaldığımdan mıdır, yoksa büyükannemin II. Dünya harbinde şehit olan dedeme gözyaşı dökmek için bahanesinden midir bilmiyorum bana anlatılan masalların birçoğu hüzünlü idi.

Her masalın sonunda gökten üç elma düşerdi.

Okuma keyfinizi hüzne bulamaya niyetli değilim.

Bilakis çocukluğumda dinlediğim masalın kahramanını ölümlerden kurtaracak saklı çiçeği, yıllar sonra bulmanın keyfini paylaşmak istiyorum sizlerle. Hele bir de evinizde elma varsa bu keyfe bir de tespih ekleyerek “Sübhanallah!” demekten kendinizi alamayacağınızı düşünüyorum.

Elma, masal, saklı çiçek… Alâkasız duruyor biliyorum. Masal bu ya…

Tamam, sizi daha fazla yormadan alâkayı kurmaya başlasam iyi olacak. Buyurun…

***

Güzelliği dillere destan bir kız vardı ve çok yakışıklı bir delikanlı. Birbirlerine deliler gibi âşık… Ve malûm bir de kötü büyücü. Büyücü çirkin ve kötü huylu kızını bu delikanlı ile evlendirmek istediğinden güzel kızı öldürmeyi aklına koymuştu. Fakat güzel kızı öldürdüğünü kimse anlamamalıydı. Bir yol bulmuştu. Kıpkırmızı bir elmayı büyülü ve zehirli suya batırıp, güzel kıza yedirecek, kızcağız kısa sürede ölecekti. En güzel elbiselerini giyip, en sevimli haline bürünüp kızın kapısını çaldı ve elmayı güzel kıza verdi. Elma o kadar güzeldi ki kız iştahla ısırdı. Ve akşamına yataklara düştü. Güzel kızın sevenleri seferber oldular. Doktorlar getirdiler. Ne yaptılarsa iyileştiremediler. Bir başka büyücü: “Bir de ben bakayım. Şu dillere destan güzel kızın derdine belki derman bulurum da ünüm artar.” dedi. Sihirli küresine baktı ve “Hem zehirli hem büyülü bir elma görüyorum. Tek şifası var, saklı çiçek. Onu bulacak ve yiyecek. Yoksa kurtulması mümkün değil.” Delikanlı bakılmadık yer bırakmadı. Günlerce aradı saklı çiçeği. Güzel kız her geçen gün halden düşüyor, kötü büyücü içinden kıs kıs gülüyordu. Güzel kızın artık dermanı kalmamıştı. Sevgilisinden son bir arzusu vardı: “Beni, hep buluştuğumuz dağa götür. Oradan aşağıları seyrederken ölmek istiyorum.” dedi. Delikanlı, kucağında, hep buluştukları dağın en tepesindeki ağacın altına çıkardı güzel kızı. Kötü büyücü de peşlerinden çıktı. Kız, “Ölüyorum artık. Beni unutma olur mu?” derken derin bir nefes aldı. Birden can geldi bedenine. Sevgilisinin elini sıkıca tuttu. Büyücü, “Ölmeden önceki son gücün bu.” diye söylenip seviniyorken, ellerini birbirine aşkla kenetlemiş, dağın tepesinde duran sevgililer birden coşkun bir suya dönüştü. Hiç ayrılmayıp kıyamete kadar birlikte aktılar yükseklerden. Büyücü şaşkınlıktan ve öfkesinden öldü. Şelaleler aşkın türküsünü söyledi o gün bu gündür. Sonra gökten üç elma düştü…

Masal böyle bitiyordu.

Çocukluğumdan bu yana, şelalelerin dağlardan coşkun akışları, uzun yıllar geçmesine rağmen hep bu masalı hatırlattı bana.

Aşkı zor bellemiştim ta o vakitlerden beri. Vuslatı ise su…

***

Yıllar sonra zihnimde kelimelerin dansı, elimde bir elma, bir bıçak…

Yok karşımda güzeller güzeli Yusuf (a.s) ki keseyim ellerimi.

Öyleyse bir değişiklik yapıp, sapından çöpüne kesmesem de bu elmayı, şöyle yanlamasına kessem diyorum kendi kendime.

Öyle de yapıyorum. Bıçağı elmanın karnına yaslayıp, kesiyorum.

Hep sapından çöpüne doğru dörde böldüğüm elmayı, bu sefer ikiye bölünmüş hâliyle seyre dalıyorum. Dörde bölmek gelmiyor içimden.

Saklı çiçek bu olmalı.” diyorum. Elmanın içinde…

Masaldaki büyülü elma düşüyor aklıma bir çırpıda.

Derdin içine saklanmış derman varmış meğer…

Zorluk kadar kolaylık bahşolundu!” Yetmedi, iki kere söylendi. “Zorluk kadar kolaylık bahşolundu!” İnşirah düşüyor dilime.

İkiye bölünmüş elmanın, her ikisinde birer çiçek.

Saklı çiçeği, bulmanın çocuksu tebessümü yüzümde…

İçimde bir heyecan, dudaklarımda bir tespih…

Bu satırların da sonunda gökten üç elma düştü. Biri âşıklar için, biri benim için, biri sizin için.

Şimdi siz de kendinize bir çift saklı çiçeği bularak armağan edin, size düşen elmayı karnından ikiye bölerek.

Masallarımın sonunda düşen üç elmaya; ikramıyla anlam armağan edene, gizli ve âşikar tüm sanatların sanatkârına teşekkür ediyorum!

Nesrin Çaylı
Cemaat.com

Yorum (1) Yorum yaz!

Leyla…

Leylâ

Gaflet devam etmektedir. Zehirli bal kaşıkla değil, petek petek yenir. Gaflet içinde gaflet;
Gel ey Leyla, gel ey candan yakın canan uzaklaşma, / Senin derdinle canlardan geçen Mecnun’la uğraşma” yazdırmıştır defterin sırlı bir yerine. Yalnız deftere değil, “Kalmasın bir nokta-i muzlim bu sevda yolunda” dercesine, halka arz edilen paçavralara da…
Çile mevsimidir lâleler için… Soğuk, lâlenin kalbini yakmalı ki, içinde gizlenen esmâ aşkını nazarlara döksün… Çilesiz ruhlar ham yapılıdır, gelene sevinmez, gidene de üzülmez. Lâle kırağı görmeli ki, açsın. “Lâlenin çilesi de yalnızlıktır toprak altında.” diyerek, bir yandan karı, diğer yandan donmuş toprağı eşeleyip içine tohum yerleştirenler, gözyaşı dökerken bunu mırıldanırlar. Ama anlaşılmaz bir dua daha vardır oracıkta dillenen; ancak bu ne duyulur, ne de hissedilir.

Eller açılıp, nefse tatlı gelenlerin terkedilme zamanı gelmiştir. Toprağın altındaki lâleler, üstündekilerin açılmasını beklerken bilinmez bir hisle kavrulmaktadır.

Müneccimle muvakkît ne bilir, / Dertlilere sor geceler kaç saat?” terennümü başlamıştır. “Bir yâr olsun, bize Mevla’nın yolunu göstersin, ‘çile ile gel’ değeri bilinsin.” tasavvurları dolaşmaktadır zihinde.

Değildir buna lâyık bu bende / Bana bu lutf ile ihsan nedendir?” Zamanın kutlusu gelmiş, doya doya gönüllere girmeye başlamıştır; bunun şaşkınlığı vardır, sevinci vardır.

Beklemek zamanıdır şimdi. Her ne kadar bahar gelmese de cemre düşmüş gibidir. Aynı anda lâleler de filizlenmeye başlar, belli ki çile bitmiş, vuslata yol başlamıştır.

Kutlu günler, muştulu anlar yaşanır. Haber gider, müjde beklenir. Sıcaktan mı, soğuktan mı bilinmez; ama kavrulan bir gönül vardır. Kutlu bir günün akşamında daha elleri bile indirmeden nice ferahlık veren kelimeler duyulur. Yola girilmiştir artık. Bu ne büyük nimettir, yakarışlar yudum yudum içilir.

İsimler yan yana, diz dize yazılır; tekrar yazılır. Teker teker harfler sayılır, ne tevafuktur bu!.. Sırlıdır; bu sır yazıda kalmaz, rüyalara girer, hayalleri süsler. Yakın olan da Leylâ’dır, uzak olan da. Göz görse de başka şeyleri, gönül farklı ufuklarda dolaşmaktadır.

Her köşe başında lâlelerin, rengarenk bahar çiçeklerinin sergilenme zamanıdır. Hayal, Leyla’ya bunlardan demet demet sunmaya başlar.

Bahar günleri yaşanırken acı bir rüzgâr eser. Açılan çiçekleri yakar, kavurur. Cemre beklenirken kırağı düşmüştür lâlelere. Demek ki; çile noksan kaldı, bize düşen gayrı sabırdır, sonu şeker şerbet olan, ama kendisi zehir olan sabır…

Gece-gündüz karışmıştır birbirine, sis kaplamıştır her yeri. Dertten anlayan da yoktur, derman olan da… “Kamu bimârına Canan devâ-yı derd eder ihsan / Niçin kılmaz bana derman, beni bimâr sanmaz mı?” mısraları her tarafta söylenir, söylendikçe gönül yanar. Tutunacak dal kalmamıştır Mevla’dan başka. Medet ondan beklenir, lutuf O’ndan dilenir.

Bayram gelir kutlu günlerin sonunda. “Mevlâ bizi affede / Bayram o bayram ola” derken, muzdarip gönüller gibi, ne ile müjdelendiler de bu kadar neşeliler? “Bayramımız O’nun rızası, yahut rızasının işaretleridir.” diyerek, gözyaşları dökülür.

Rüyalar nübüvvetin bir cüz’üdür, müdahalesiz olanı müjdedir. Gecenin bir vakti tutmayan uykunun tuttuğu, kısacık bir an, saniye mi salise mi sürer bilinmez; ama mütebessim nur yüzü ve beyaz sakalı ile hatırda kalmıştır. Lutfi talebesini anlatmaktadır: Sahne değişir birden, divanda Lutfi’nin talebesi oturmaktadır şimdi, huzura girenler olur. Bir köşede yere oturmuş, gözü yaşlı dinleyenden bahisle, “Hocam, bir derdi var bunun.” derler. Günahlarından utanan, huzurda duyduklarından da mahcup olur. Başını daha da eğer, yukarı bakamaz. Ve saliseler bitmiştir. Yanan ateşe su serpilmiş, yaralar mesihvâri meshedilmiştir. Lutfi’dir rüyada görülen…

İlk açan kırmızı lâle olmuştur. Yanında bahar dalları. Ne de nazlıdırlar, candan ve gönüldendirler. “Olursan, bunun gibi katıksız ol, gönlünü başkalarına açma.” dercesine… Kırmızı lâle bir köşede bekletilir Leyla’ya ulaştırılsın diye. Diğerleri de boy boy açmaya başlar artık. Beyaz, pembe, sarı… Günahlardan mıdır nedir bilinmez ama, beyaz lâlenin boynu büküktür. Üzerinde tek bir nokta olmasa bile… Nârindir, büyüyüp serpilmiştir. Biraz altında kendisine mihmandarlık eden iki yeşil yaprak vardır. Onlar dimdik, mütecaviz; beyaz lâle mahsun… Cismi sarayda, düşünceleri sahrada olan prenses gibi. Sarı cüretkârdır, iri yapılıdır. Etrafına tahakküm eder gibi, beyaz lâlenin yanında mağrur edayla durmaktadır. Aralarda menekşeler sümbüller vardır mor benekli. Bunlar güzel kokuludur. Lâleler aksine koku vermez, rayiha onlar için sırdır sanki. Leyla’ya ulaşsın diye; gönülde hisler, bahçede lâleler bekletilir. Üzerlerine sütre yapılır solmasınlar diye…

Ama, zaman uzar. Hasret kırmızıyı çabuk tüketir, sarı solmaktadır. Beyaz lâle; bilinen, kaddi bükülmüş edasıyla direnmektedir.

Bazen bahar bazen kıştır yaşanan; ama görülen duyulan hep aynı şeydir. Başka yananlar da vardır. İyiyi kötüden ayıran sırrı söyleyenler gayret ederler; art arda gelen harfler kelime olup, okunsun diye uğraşırlar. Ve tevfik Mevlâ’dandır.

Beyaz lâle, ortada sarı ve kırmızı gül tomurcukları, çiğdemler, mor menekşeler en sonunda Leyla’ya ulaştırılır. Zaman başkalaşır, mevsim değişir, çile dolmaya doğru gider.

İlâç, ecza mesabesindedir ama, yine de şifa bir türlü gelmez:

Derman arardım derdime / Derdim bana derman imiş.

Gönül yangını silip atmıştır nahoş şeyleri. Dikenler gitmiş; gül kokusuyla, rengiyle ortada kalmış; ateş, günah yollarını tıkamıştır. Evvelden hissedilemeyenler yaşanmaya başlanmışır:

Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!
” hali tercüme eden tefsir gibidir.

Siyah gecelere doğan mehtap, beyaz lâleyi kıskanıyor. Bahar bahçesinin binlerce çiçeğini unutturan beyaz lâleyi… Yıldızları gizleyen mehtap; neden Leyla’nın peşinde? “Mecnunun lâlesi de, Leyla’sı da benim.” der gibi… Mevla’ya giden yolun kıyısında, Leyla gibi, el yetişmese de yol gösteren, vuslat beklenirken kamerleşen mehtap…

Güneşin lâleleri bitirdiği mevsim gelir. Ümit ferleri tükenmeye yüz tutar. Derken eski defterin kapalı sayfaları açılır. Milimetrik oturan bir zaman tevafuku beyinleri zorlar, ye’sin yerleşeceği yerde; “Vazgeçmiş olaydı aramaktan ne bulurdu? / Elbet biri candan, biri canandan olurdu.” mısraları, mevsimin geçmediğini bağırmaktadır sanki. Güz tekrar bahara döner, hayalin bahçeleri yeniden açmaya başlar:

Leyla bir yudum su kuyu içinde
Varılmaz sahilin koyu içinde
Erişilmezlerin köyü içinde
Aşılmaz dağların en zirvesinde
Yollar dikenli, kalpler hissiz,
Dostlar sessiz, etraf merhametsiz
.

Filiz Gül
Sızıntı dergisi

Yorum (yok) Yorum yaz!

Dua...

Hz. Musa'nın Duası

 

 

 

“Rabbi

 

**

 

 

“Ey rabbim.

 

 

 

 

 

Dilimde bulunan düğümü çöz de anlasınlar beni

 

 

 

(Taha:25-28)

 

 

 

ve

 

 

Hz.

 

 

 

şrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani ve yefkahu kavliğsümü aç, genişlet. İşimi kolaylaştır. İbrahim'in duası

“Rabbic’alni mukimessalati ve min zürriyeti.

Rabbena ve tekabbel dua.

Rabbena

 

**

 

"Rabbim beni namaz

Zürriyetimden de böyle insanlar yarat.

Ey Rabbimiz! Dualarımızı kabul et.

Rabbimiz, Kıyametin kopacağı günde, beni ana ve babamı ve müminleri bağışla.

(İbrahim:40

 

ğfirli veli valideyye velil muminine yevme yekumul hisabı dosdoğru, mükemmel şekilde kılan bir insan yap. –41)

***

Yorum (yok) Yorum yaz!

Alışık dert adamı öldürmez...

Alışık dert adamı öldürmez derler eskiden beri gülersin yahu derdinde alışılması olurmuymuş bir derde nasıl alışırki insan ...

Alışıyorsun herşeye alışıyorsun bu sana emanet edilen ömrü vazifede herşeye alışıyorsun günaha alışıyorsun dagın taşın dayanamadıgı ölüme bile alışıyorsun derdemi alışamıycaksın..

Hem dert neki ne için dert denir derdin dereceleri yada çeşitleri varmı birinci kat ikinci kat onuncu kat ,katlar arttıkça daha çokmu can yakıyor..?

Yoooo hep aynı nasıl yürek yanıyorsa her halde her derecede yine yanıyor bir kat artıyor yine yanıyor ...

Alışmak dedik ya insanoglunun fıtratında var alışmak herşeye alışıyor dedik ya çok dayanıklıyız yaa pehh...

Değiliz aslında dayanıklı felan değiliz her an çökmeye hazır bekleriz bugün bir hastalık yarın bir ölüm...

Dertmidir evet ikiside deryttir hastanın derdi kendinedir ölümün derdi kendine ...

Efkar basar dertli dertli söyleriz çaresiz dertlere düştüm aman bir çare ..

Çaresiz nedir "O" varsa çaresiz varmı "O" na ne zorki çareziz dediğimiz zor ola...

"O" varsa herşey var "O" yoksa hiçbirşey yok zaten olmasında "O" nun var olmadıgının farkına varılmayan bir hayatta dertte varsın olmasın...

Alışık dert adamı öldürmez evet öldürmez...

çünkü veren verdiğimi gibi istediğinde almasınıda bilir...

Yeterki imzamız kuvvetli olsun...

İmzamı imza duadır bir dilekçenin imzasıdır dua ...

İstemek yetmez İsteyeceğin makamı bilmelisin ...

Yorum (yok) Yorum yaz!

Ve yine susası tutu gönlümün...

Allahın indinde yerinizi görmek istiyorsanız, Allahın sizi neyle meşgul ettiğine bakın.


Yorum (yok) Yorum yaz!

...

Henüz tanıştım,Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Tanıdığımı sandığım bana daha da yakınım artık,Duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda,Ve aynalara ağlarken gördüklerim kendi tarafımda…

Yorum (yok) Yorum yaz!

Huzur...












Yorum (yok) Yorum yaz!

αηℓα∂ıм кι н&#

αη

αıм кι нιç кιмѕє нιç кιмѕє ѕєη єğιℓ, нιç кιмѕє ѕєηιη кααя ƒιкяιмє нυzυя єğιℓ...


Yorum (yok) Yorum yaz!

Îsâ Aleyhisselâm

İsrâiloğullarına gönderilen ve Kur'an-ı kerim'de ismi bildirilen peygamberlerden. Peygamberler arasında en yüksekleri olan ve kendilerine Ülülazm denilen altı peygamberin beşincisidir. Annesi hazret-i Meryem'dir. Allahü teâlâ onu babasız yarattı. Kudüs'te doğdu. Otuz yaşında peygamber oldu. Kendisine İncil adlı kitab gönderildi. Otuzüç yaşında diri olarak göğe kaldırıldı. Kıyâmete yakın yeryüzüne tekrar inecektir.

Îsâ aleyhisselâmın annesi Meryem Hâtun, Süleyman aleyhisselâmın neslinden sâlihâ ve temiz bir hanımdı. Hazret-i Meryem, onbeş yaşına geldiği zaman, Yûsuf-i Neccâr isminde biriyle nişanlanmıştı. Fakat onunla evlenmeden Allahü teâlâ, hazret-i Meryem'e babazız olarak bir çocuk vereceğini müjdeledi. Hazret-i Meryem, Allahü teâlânın emri ve kudretiyle Îsâ aleyhisselâma hâmile oldu. 

Bundan bir müddet sonra, normal olarak hâmilelik hâlleri görülmeye başlandı. Bu hâlleri gören Îsrâiloğulları, dedikodu yapmaya başladılar. Çeşit çeşit iftirâda bulunup akla gelmeyecek, ağıza alınmayacak şeyler söylediler. Bu dedikodulara tahammül edemeyen hazret-i Meryem, Kudüs'ün 10km kadar güneyindeki sâkin bir kasaba olan Beyt-i Lahm'e çekildi. Her şeyin Allahü teâlânın takdîri ve dilemesiyle olduğunu düşünerek, insanların kendi hakkındaki sözlerine sabretti.

Îsâ aleyhisselâmın doğumu yaklaştığı sırada,bulunduğu yerin bahçesinde yürürken kurumuş bir hurma ağacının altına geldi. Doğum sancıları şiddetlendiğinden bu ağaca yaslandı. Yaslandığı kuru hurma ağacı yeşillendi. Mevsim kış olduğu hâlde meyve verdi. Ayağının altında küçük bir su kanalı akmaya başladı. Bu hâl, hazret-i Meryem'i tesellî etti. Bu sırada hazret-i Îsâ dünyâya geldi. Îsâ aleyhisselâm doğduğu zaman, doğudaki ve batıdaki bütün putlar yıkılıp, yere döküldü. Şeytanlar bu duruma şaştılar. Nihâyet büyükleri olan İblîs, onlara Îsâ aleyhisselâmın dünyaya geldiğini haber verdi. O doğunca gökte büyük bir yıldız göründü.

Hazret-i Îsâ'nın doğduğunu öğrenen İsrâiloğulları, Beyt-i Lahm 'e geldiler. Hazret-i Meryem'in kucağında yeni doğmuş çocuğu görünce; "Ey Meryem! Bu nedir? Gerçekten çok çirkin bir iş yapmış olarak geldin. Sen pek genç, fakat kocası olmayan bir kız olduğun hâlde bu çocuğu nereden aldın? Bu ne acâip ve ne şaşılacak bir hâldir?" dediler.

Hezret-i Meryem, bütün söylenilenleri sabırla dinledi. Hiç cevap vermedi.Ancak; "İşin hakîkatini size o haber versin. Siz onunla konuşun. Ondan sorup anlayın!" mânâsına kundakta bulunan hazret-i Îsâ'yı işâret etti. Onlar kundakdaki çocuğun konuşamayacağını söyleyince, kundakta bulunan hazret-i Îsâ elini kaldırarak cevap verdi ve dedi ki: "Ey câhiller! Benim yüksek şânıma taarruz etmeyiniz ve annemi ayıplamayınız. Muhakkak ki ben,Allahü teâlânın kuluyum. O, bana kitap verip, beni peygamber kılacaktır. Her nerede olsam beni mübârek kıldı ve hayatta olduğum müddetçe namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti. Beni anneme hürmetkâr kıldı... Doğduğum günde, öleceğim günde ve diri olarak kabrimden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir." dedi.Hazret-i Îsâ'nın kundakta konuşmasına hayret eden İsrâiloğulları,dillerini yutmuş gibi oldular. Hiçbir şey söyleyemediler. Buna rağmen dedi-kodu yapmaktan, çeşit çeşit iftirâlarda bulunmaktanda geri durmadılar.

Roma imparatorunun Şam vâlisi, babazız doğduğu için ikisini öldürmek istedi. Annesi onu alarak Mısır'a götürdü. Hazret-i Îsâ oniki yaşına gelinceye kadar Mısır'da kaldılar. Sonra tekrar Kudüs'e gelerek Nâsıra şehrine yerleştiler. Otuz yaşına girince, Hak teâlâ tarafından peygamber olduğu bildirildi. Peygamberlik emri bildirilince,hemen tebliğe başladı. İnsanların Allahü teâlâya inanmalarını ve O'nun emirlerini yapıp yasaklarından sakınmalarını ve isyânda bulunmamalarını istedi. İsrâiloğulları bu dâveti kabul etmediler. Îsâ aleyhisselâm inanmayanlara mûcizeler gösterdi. Îsâ aleyhisselâm var gücüyle gayret göstermesine rağmen, pek az kişi inandı. İsrâiloğulları ona îmân etmedikleri gibi, dâvetine karşı çıktılar ve günden güne hırçınlaştılar. Îsâ aleyhisselâmın yumuşaklığını görerek inanmadılar. Hattâ daha da ileri giderek hazret-i Îsâ'yı öldürmeye teşebbüs ettiler. Bunun üzerine hazret-i Îsâ, kendisine îmân edenler arasından seçtiği havârî adı verilen oniki kişiden Allahü teâlâya îmân ve ibâdet edeceklerine ve kendisine yardımcı olacaklarına dâir söz aldı.

Yahûdîlerden bir topluluk Îsâ aleyhisselâm ve annesi hazret-i Meryem'e dil uzattılar. Îsâ aleyhisselâm bunu duyunca, onlar hakkında bedduâda bulundu. Allahü teâlâ bu duâyı kabul edip, hazret-i Îsâ'ya ve annesine dil uzatanları maymun ve domuza çevirdi. Bu durumu gören Yahûdîler, hâdiseyi aralarında görüştüler. Hepsi hazret-i Îsâ'yı öldürmek üzere anlaştılar. Hazret-i Îsâ'yı aramaya başladılar. Roma İmparatoru'nun Kudüs Vâlisi Jones Pilot'u kandırıp, Îsâ aleyhisselâmın Roma İmparatorluğu aleyhinde bulunduğuna ve Filistin'de yeni bir hükümek kurmaya çalıştığına inandırdılar. Hazret-i Îsâ, son defâ olarak Havârileri ile bir gece gizlice sohbet etti ve onlara "Horoz ötmeden (yani sabah olmadan) sizin biriniz beni inkâr edecek ve pek az paraya satacaktır." dedi. Hakikâten Yahuda isimli Havârî, sabah olmadan Yahûdîlerden bir miktar para alıp, hazret-i Îsâ'nın yerini haber verdi.

Îsâ aleyhisselâmı yakalamak için Yahûdîlerle berâber eve girince, Allahü teâlâ Yehûdâ'yı Îsâ aleyhisselâma benzetti. Yahûdîler de onu Îsâ aleyhisselâm diye yakaladılar ve haça (çarmıha) gerip asarak öldürdüler. Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı göğe kaldırdı. Îsâ aleyhhisselâm bu sırada otuzüç yaşındaydı. Îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan kırk sene sonra, Romalılar Kudüs'e hücum etti. Yahûdîlerin çoğunu öldürüp, bir kısmını esir ettiler. Şehri yağmaladılar. Kitaplarını yaktılar. Îsâ aleyhisselâma yaptıklarının cezâsı olarak, hakîr ve zelîl oldular. Hiristiyanlar, Îsâ aleyhisselâmın haça gerilip orada öldüğüne, fakat sonra dirilip göğe çıktığına inanırlar. Müslümanlar ise, Îsâ aleyhisselâmın haça gerilmediğine doğrudan doğruya göğe kaldırıldığına inanırlar. Bu husus Kur'ân-ı kerîm'de Nisâ sûresi 158. âyetinde meâlen şöyle bildirildi: "Onu asmadılar, onu  öldürmediler. Bilakis Allahü teâlâ onu katına yükseltti..."

Ayrıca hadîs-i şerîflerde buyruldu ki:"Îsâ (aleyhisselâm) ölmemiştir. O kıyâmetten önce size dönecektir.", "Ben Meryem oğlu Îsâ'nın (aleyhisselâm) dünya ve âhirette en yakınıyım.","Benimle Îsâ (aleyhisselâm) arasında başka bir peygamber yoktur."

Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı 33 yaşında İdris aleyhisselâm gibi göğe kaldırdı. İnsanları üç sene dîne dâvet etti. Vasiyeti üzerine Havârileri etrafa dağıldılar. Îsevîliği insanlara anlatmaya başladılar. Bu hak dînin yayılması 80 sene sürdü. Sonra Hıristiyanlar sapıklığa düştüler. İncil'i değiştirdiler. Nasıl ki Yahûdîler hazret-i Meryem ve hezret-i Îsâ'ya iftirâ ettilerse, Hıristiyanlar da onun hakkında üç yanlış inanca saplandılar.

Bir kısmı,"Meryem oğlu Îsâ Allah'tır." dedi. Bazıları,"Allahın oğludur." dedi. Bir başka grup da; "Baba,oğul ve rûhül-kudüs'ten biridir" dedi.

Îsâ aleyhisselâm hiç evlenmemiş. Dünyâya kıymet vermemiştir. Kıyâmete takın Şam'da Ümeyye Câmiinin minâresine inecek, evlenecek, çocukları olacaktır. Hazret-i Mehdî ile buluşacak, 40 sene yaşayıp, Medîne'de vefât edip, Peygamberimizin kebrinin bulunduğu hücre-i saâdete defnedilecektir. İslâm dîninin hükümlerine tâbi olacak,ictihâd edecektir.

Avrupa kitaplarında Eflâtun'un mîlattan 347 sene önce öldüğü yazılıdır. Îsâ aleyhisselâm gizli dünyâya gelip, dünyâda az kalıp göğe çıkarıldığından ve kendisini ancak oniki havârî bilip, Îsevîler az ve asırlarca gizli yaşadıklarından mîlât, yâni noel gecesi doğru anlaşılmamıştır. Mîlâdın,birinci  kânunun (Aralık) yirmi beşinde veya ikinci kânunun (Ocak) altıncı veya başka gün olduğu sanıldığı gibi, bugünki mîlâdisenenin beş sene az olduğu çeşitli dillerdeki kitaplarda yazılıdır. O halde mîlâdi sene doğru ve kat'î olmayıp, günü de senesi de şüpheli ve yanlıştır. İmâm-ı Rabbânî'nin (kuddise sirruh) ve Burhan-ı Kâtı'nın bildirdiklerine göre, Yunan filozofu Eflatun (Platon) Îsâ aleyhisselâm zamanında yaşamıştır. Buna göre mîlâdi takvim 300 seneden fazla olarak noksandır ve Îsâ aleyhisselâm ile Muhammed aleyhisselâm arasındaki zaman bin seneden az değildir.

Îsâ  (aleyhisselâm) peygamberliği îcâbı mûcızeler gösterdi. Mûcizeleri dokuz çeşitti:

1. Beşikteyken konuştu.
2. Ölüleri diriltirdi. Bilhassa dört ölüyü dirilttiği meşhurdur. Bunlar Sam bin Nûh, Şeddad bin Âd, Mâsân bin Mâlân ve Beni İsrail'den bir çocuktur.
3. Anadan doğma kör olanları sağlamlar gibi gödürür, bir cilt hastalığı olan baras illetini iyi ederdi. Eliyle hastaya dokunguğunda iyi olurdu. Eliyle mesh etmek sûretiyle hastaları tedâvi ettiği için kendisine Îsâ-i Mesih dendi.(Mâide sûresi:110)
4. Âl-i İmrân sûresi 49. âyetinde bildirildiği gibi kavminin yedikleri veya yemek üzere sakladıkları şeyleri haber verdi.
5. Mâide sûresi 110. âyetinde bidirildiği gibi çamurdan kuş yapıp üzerine üfleyince, Allahü teâlânın izniyle canlanıp kuş olurdu.
6. Mâide sûresi 114. âyetinde bildirildiği üzere Havârîler, içinde yiyecek bulunan bir sofranın indirilmesini teklif ettiler. Hazret-i Îsâ ellerini kaldırıp duâ edince, ekmeği ve eti bulunan bir sofra indi.
7. Îsâ aleyhisselâm uykudayken yanında her konuşulanı ve yapılanı bilirdi.
8. Ne zaman istese ellerini göğe kaldırıp duâ edınce o anda yemek ve meyveler önüne gelirdi.
9. Îsâ aleyhisselâm Yahûdîlerden (Benî İsrâil) uzak olduğu hâlde sözlerini ve gizli hallerini bilirdi.

Îsâ aleyhisselâmın dîni; Îsevîlik:

Mûsâ aleyhisselâmın dîni, Îsâ aleyhisselâmın zamânına kadar devâm etti. Fakat, Îsâ aleyhisselâm gelince, bunun dîni olan Îsevîlik Mûsâ aleyhisselâmın dînini nesh etti, yâni Tevrat'ın hükmü kalmadı. Bundan sonra, Mûsâ aleyhisselâmın dînine uymak câiz olmayıp, tâ Muhammed aleyhisselâmın dîni gelinceye kadar, Îsâ aleyhisselâmın dînine uymak lâzım oldu. Fakat, İsrâiloğullarının çoğu Îsâ aleyhisselâma îmân etmeyip, Tevrat'a uymak için inâd etti. Yahûdîlik ile Îsevîlik böylece ayrıldı.

Yahûdîlerin ileri gelenlerinden ve Îsevîlerin en büyük dğşmanlarından olan Paul, Îsevîliği kabul ettiğini, Îsâ aleyhisselâmın kendisini, Yahûdî olmayan milletleri Îsevîlere dâvet için şâkirt (talebe) tâyin ettiği yalanını uydurdu. İsmini Pavlos (Bolüs) olarak değiştirdi. Çok iyi bir Îsevî görünerek, Îsâ aleyhisselâmın dînini bozdu. Tevhidi (tek Allah inancını), teslise (üç tanrı inancına= Baba-oğul-kutsal rûh); Îsevîliği Hıristiyanlığa çevirdi.İncil'i değiştirdi. Îsâ Allah'ın oğludur, dedi...

Îsâ aleyhisselâmın hikmetli sözlerinden bâzıları:

  • "Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin başıdır.Gözde bakışı, kalpte şehveti büyütür. (İnsanı açgözlü doymaz eder.) Yemin edeim ki, şehvet (nefsin isteklerine uymak), sâhibine uzun süren sıkıntı bırakır. Dünyâdan geçmeye bakın. Tâmiri ile uğraşmayın."
  • "Dünyâyı isteyen deniz suyu içene benzer. Ne kadar içerse, harâreti o kadar artar ve nihâyet ölür."
  • "Günâhlarını hatırladığı zaman ağlayana, dilini koruyana ve başını sokacak kadar evi olana müjdeler olsun."
  • Allah katında en sevgili şey, sâlih kalplerdir. Allahü teâlâ onların hürmetine dünyâyı yaşatır. Onlar bozulunca yeryüzünü harâb eder."
  • "Ağaçlar çoktur, ama hepsi meyve vermez. Meyveler çoktur ama, hepsi tatlı değildir. İlimler çoktur ama hepsi faydalı olmaz."
  • "Sağırı, dilsizi tedâvi ettim, ölüyü dirilttim. Fakat celh-i mürekkebin (câhilliği ilim ve olgunluk sanak) ilâcını bulamadım. (Çünkü böyle kimse câhilliğini ilim ve kemâl sanmaktadır)
Kur'ân-ı kerîm'in Bakara,Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide,T evbe, Meryem, Mü'münûn,. Zuhruf, Hadîd, Sâf sûrelerinde Îsâ aleyhisselâmla ilgili haberler verilmiştir

Yorum (1) Yorum yaz!